şehre girmeden geçtiğim 3 uzun tünelin ardından arkadaşım diyorki deniz var orda bi yerde ,çok yakında…bakıyorum ..gözlerim karadenizi arıyor karanlıkta…
ve anlıyorum ki karadeniz gerçekten kara bir denizmiş…
karanlık puslu ve kömür kokuları arasında kelime hazneme yeni bir kelime ekliyorum ‘lavuar’: kentin kömür taşıma kanallarını fransızlar yapmışlar,kelimede anlaşılacağı üzre fransızca…otogardan kent merkezine yürürken lavuarların altında yürüyoruz…kömür kokusu…sonsuz bir ufuk…karadeniz…
kentin coğrafik yapısı bana izmit şehir merkezini hatırlatıyor…küçücük bir kent merkezi ve hemen ardından yükselen tepelerde yerleşim merkezi …böyle kentlerde her ev deniz manzaralı oluyor diye düşünüyorum..
acaba istanbul kaç yüz yıl önce böyleydi??
her yerin adı karaelmas…her bulvarda bir anıt ve üzerinde yazılı isimler…bu kent kaç yiğit işçisini toprağa gömmek zorunda kalmış ne kadar acılar yaşamış…
etrafta dolaşırken gerçekten kaybolma şansım henüz olmadı…ama umutla beklemekteyim..
en keyif aldığım şeylerden birisi bir kenti sokaklarında kaybolarak, her deliğine girerek keşfetmek…
gecesini, gündüzünü, iş gününü, tatilini, ara dar sokaklarını, büyük caddelerini keşfetmek…hep yeni şeyler görmek, bulmak, fotoğraflamak yeni yüzlere gülümsemek, yeni yüzlerden gülücükler kopartmak…
galiba bu yüzden ben de göçer oldum…
mutluyum…yaşıyorum…çünkü keşfediyorum…